eve yüzerken
"Hayatın yaşanmaya değer olmasının tek sebebi; onun her gün daha iyiye gideceğini ve eve sağ salim döneceğimizi düşünmemiz"
Deborah Levy’nin Yaşayan Otobiyografi serisini okuyup hayran kalmış biri olarak, kurmaca kitabını elime biraz tedirginlikle aldım, yalan yok. Ya kurmacada beni Dolly Alderton kadar hayal kırıklığına uğratırsa, diye düşündüm. Neyse ki endişelerim yersiz çıktı. Artık gönül rahatlığıyla kendimi tescilli bir Deborah Levy hayranı ilan edebilirim.
Eve Yüzerken bizi 1994 yazına, Fransa’nın güneyine, Nice’in tepelerindeki bir villaya götürüyor. Dengesiz ünlü şair Joe, mesafeli eski savaş muhabiri eşi Isabel ve ergenlik çağındaki kızları Nina bu izbe villaya tatil yapma bahanesiyle geliyorlar. Yanlarında da onlarla birlikte Londra’dan gelen bir çift, komşu evden her şeyi sessizce izleyen yaşlı bir doktor ve aniden ortaya çıkan gizemli bir kadın var.
İlk bakışta çok büyük olayların yaşanacağı bir hikaye gibi görünmese de Deborah Levy zaten büyük patlamalarla ve dramatik kurmacalarla ilgilenen bir yazar değil. O, fırtınanın kendisinden ziyade daha çok havada toplanan kara bulutlarla ilgileniyor.
Sayfaları çevirdikçe atmosfer olarak Sagan’ın Bonjour Tristesse‘ini, mizansen olarak François Ozon’un La Piscine‘ini, karakterler arasındaki gizli gerilimle de The Great Gatsby‘yi hatırlamak mümkün.
İlk bakışta özellikle 90’ların Fransız Rivierası’nda geçen hikayesi, davetsiz ve gizemli misafiri ve çocuğunun gözünde “aldatan baba” imajıyla antagonist rolünü sırtlanan karakteriyle Françoise Sagan’ın Bonjour Tristesse’ini fazlasıyla andırıyor gibi görünebilir. Eğer siz de benim gibi bu hataya düşer gibi olursanız kaygınızı kenara bırakıp okumaya devam etmenizi rica ediyorum.
Çünkü Bonjour Tristesse’te yakıcı güneş bizi ne kadar bunaltıyorsa, Eve Yüzerken’de de sürekli üzerimizde dolaşan kara bulutların taşıdığı yağmur ihtimali bizi bir o kadar tedirgin ediyor. Levy, atmosfer yaratma konusunda en az Sagan kadar etkileyici.
Üstelik bunu son derece sinematik bir dille başarıyor. Mekanları, sahneleri ve anları aktarış biçimi çoğu zaman bir romandan çok bir senaryoyu andırıyor. Sanki filmin görüntü yönetmenine bırakılmış ayrıntılı notları okuyormuşuz hissine kapılıyoruz. Bir pencerenin önündeki sandalye, yüzme havuzundaki suyun rengi, balkondan görünen gökyüzü... Hikayenin gözünüzün önünde canlanmaması neredeyse imkansız (buna rağmen nasıl bu kadar başarısız bir film uyarlaması yapılabildiği ise hala bir muamma)
Eğer mazoşist bir gününüzdeyseniz, başarısız film uyarlamasının fragmanını aşağıya bırakıyorum:
Romanın sevdiğim yanlarından biri de okuru karakterlerinden herhangi biriyle tamamen özdeşleşmeye zorlamaması. Odağımız ne intihara meyilli ve tekinsiz Kitty’de, ne genç kadınlığa adım atarken dağılmakta olan ailesini bir arada tutmaya çalışan Nina’da, ne kocasını terk etmeye karar vermiş Isabel’de, ne de içine kapanık, huysuz şair Joe’da. Roman tüm karakterlerine eşit mesafede duruyor. Her birinin zihnine kısa süreliğine giriyor, sonra sessizce çıkıyor. Kimseyi yargılamıyor, kimseyi kahramanlaştırmıyor.
Yüzeyde oldukça sade ilerleyen olay örgüsü ise aslında intihar, toplama kampının gölgesinden kaçan bir çocukluk, delilik, depresyon, ruhsal kırılganlıklar, ekonomik baskılar ve çözülmekte olan aile bağları gibi ağır temalarla örülü. Ama roman bunların altında ezilmiyor. Tam tersine, herkesin sakladığı sırları ortalığı ayağa kaldırmadan, büyük dramatik çıkışlara ihtiyaç duymadan tek tek kulağımıza fısıldıyor. Bu yüzden kitap için rahatlıkla “su gibi akıp geçti” diyebilirim. (pun intended)
Karakterler sizi hiçbir zaman tam anlamıyla içeri davet etmiyor, hep kol mesafesinde tutuyorlar. Buna rağmen bir tür “je ne sais quoi” şeklinde nitelendirebileceğimiz bir tutumla sizi kendi dünyalarına da çekmeyi başarıyorlar. Bunun sırrı da tamamen Deborah Levy’nin usta kaleminde.
Son sayfaya geldiğinizde, kitabın başından beri üstünüzde dolaşan kara bulutların taşıdığı yağmurun ilk damlalarının kokusu yavaş yavaş burnunuza ulaşmaya başlıyor.
“Hayatın yaşanmaya değer olmasının tek sebebi; onun her gün daha iyiye gideceğini ve eve sağ salim döneceğimizi düşünmemiz”






